E-ISSN: 2822-6771
Volume : 15 Issue : 2 Year : 2023
Quick Search



COMPREHENSIVE MEDICINE - : 15 (2)
Volume: 15  Issue: 2 - 2023
1.Front Matter

Pages I - III

OTHER
2.Editorial
Mustafa Kadıhasanoğlu
Page IV

RESEARCH ARTICLE
3.Analysis of Clinical Outcomes of the ARDS Patients in the Intensive Care Unit
Ebru Kaya, Nazan Yıldız, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2023.54264  Pages 91 - 95
GİRİŞ ve AMAÇ: ARDS hastaların yoğun bakım ünitelerinde takibi sırasında klinik bulguları, vital bulguları, laboratuvar değerleri ve tedavisi gibi birçok değişen parametreler mevcuttur. Bu makalede yoğun bakım ünitemizde takip ettiğimiz bazı ARDS hastalarının yoğun bakım ünitemize kabul edildiği ilk gün ve yoğun bakım ünitemizden çıkışının yapıldığı (servise çıkış veya exitus) son güne ait bazı verilerini inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 3. düzey yoğun bakım ünitemizde (YBÜ) Ocak 2015 ile Ocak 2020 ayları arasında takip ettiğimiz 32 ARDS hastası retrospektif olarak tarandı.
BULGULAR: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda ARDS hastalarında ilk gün ölçümünün ortancasının son gün ölçümünün ortancasına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu veriler: Glaskow koma skalası (GKS), kalp hızı (KH), ortalama arter basıncı (MAP), albümin şeklindedir.
Yapılan istatistiksel analiz sonucunda ARDS hastalarında son gün ölçümünün ortancasının ilk gün ölçümünün ortancasına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu veriler: PCO2, lenfosit, total bilirubin, sodyum, APTT ve laktat şeklindedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ARDS hastaları uzun süredir takibini ve tedavisini yaptığımız hastalardır. Hastaların yoğun bakım ünitelerinde takibi sırasında klinik bulguları, vital bulguları, laboratuvar değerleri ve tedavisi gibi birçok verinin seyrine dair bilgilerimiz hala yeterli değildir. Bu nedenle ARDS hastalığının seyri açısından klinik bulguları, vital bulguları ve bazı laboratuvar değerleri belirlenmesi hastaların takip ve tedavisi açısından oldukça önemlidir. Bu hastalığın seyri açısından büyük randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: During the follow-up of acute respiratory distress syndrome (ARDS) patients in intensive care units (ICU), there are many changing parameters such as clinical findings, vital signs, laboratory values, and treatment. In this article, we analyzed some data of some ARDS patients that we followed in our ICU, on the 1st day of admission to our ICU and the last day when they were discharged from our ICU (departure to the ward or exitus).
METHODS: We retrospectively reviewed 32 ARDS patients followed in our ICU in the tertiary ICU between January 2015 and January 2020.
RESULTS: Glasgow coma scale (GCS), heart rate (HR), mean arterial pressure (MAP), and albumin median levels were compared at the first admission and dis- charge from ICU. There was statistically significant difference between admission and discharge values of GCS, HR, MAP, and albumin. Analysis of laboratory findings including PCO2, lymphocyte, total bilirubin, sodium, APTT, and lactate also showed meaningful difference according to admission levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Clinical findings, vital signs, laboratory values, and treatment during the follow-up of patients in ICU s with ARDS are still not sufficient. Therefore, de- termining the clinical findings, vital signs, and some laboratory values in terms of the course of ARDS are very important for the follow-up and treatment of patients.

4.Analysis of the Knowledge Level of the Surgical Residents Regarding the Pre-Operative Assessment of the Adult Elective Non-Cardiac Surgery Patients with Specific Clinical Conditions
Gözde Altun, Murat Aksun, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2023.49092  Pages 96 - 101
GİRİŞ ve AMAÇ: Cerrahi asistanlarının preoperatif değerlendirme hakkında bilgi düzeyinin ölçülmesi ile; hastaların medikal durumunu stabil hale getirerek, hastanede kalış süresinin ve komplikasyonların azaltılmasını ayrıca perioperatif işbirliğinin artırılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız, hastanemizde bulunan 8 cerrahi branşın asistanları ile yapıldı. Çalışmaya toplam 80 cerrahi branş asistanı dahil edildi. Anket soruları hazırlanırken ESA’nın (Avrupa Anestezistler Derneği) 2018 yılında güncellenen kılavuzu esas alındı. Ankette geçen sorular; ESA’nın klavuzunda yer alan klinik spesifik durumlara ve ilaçlara göre kategorize edildi. Anket sorularının cevapları ‘doğru’, ‘yanlış’ ve ‘fikrim yok’ şeklinde düzenlendi.
BULGULAR: Ankete katılanların 65’i (%81.2) erkek, 15’i (%18.8) kadındı. Doğru cevap oranlarının (%) ortalama dağılımı incelendiğinde: ‘Bitkisel ilaçlar’ ile ilgili soru, ortalama %13.75 oranla en düşük; ‘Köprüleme ve antikoagülasyon’ kategorisinin ise ortalama %72.50 oranla en yüksek bulundu. Toplam ortalama doğru oranı %50.8 bulundu. Beyin ve sinir cerrahisi, Genel cerrahi, KBB ve Plastik cerrahi asistanlarının kıdemleri ile verdikleri doğru cevap sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmazken; Göz, Üroloji, Ortopedi ve Kadın hastalıkları doğum branşlarında bazı konularda istatiksel olarak anlamlı farklar bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Olası komplikasyonların azaltılması amacıyla hastanın medikal durumu stabil hale getirilmelidir. Bunun için perioperatif her aşamada, bu konuda yeterli bilgi düzeyine sahip hekimler ile cerrahi asistanların işbirliği içerisinde olması gerekir. Cerrahi asistanların bilgi düzeyinin artırılması açısından preoperatif müfredatın gözden geçirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to analyze the knowledge level of the surgical residents regarding pre-operative assessment and increase their collaboration with other teams in optimizing general medical status of the patients to reduce the duration of hospital stay and complication rates.
METHODS: Our study was conducted with the residents of eight surgical divisions in our institution. Eighty surgical residents enrolled in the study. The 2018 update of the European Society of Anesthesiology (ESA) was used during the preparation of the survey questions. The questions were catego- rized based on the specific clinical conditions and medications noted in the ESA guideline. Answer choices were “correct”, “wrong,” or “no idea.”
RESULTS: Sixty-five (81.2%) of the respondents were male and 15 (18.8%) were female. Analysis of distribution of the mean correct answer rates (%) revealed that the question regarding “herbal medications” led to the lowest correct answer (13.75%), while the category “bridging and anticoagulation” was associated with the highest (72.5%) correct answer. Total mean correct answer was calculated as 50.8%. There was no significant correlation between the residents’ seniority level (i.e., postgraduate year) and their correct answer rates in neurosurgery, general surgery, ear-nose-throat (ENT), and plastic surgery divisions. However, there were statistically significant differences in ophthalmology, urology, orthopedic surgery, and obstetrics and gynecology divisions.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The general medical status of the patients should be optimized to reduce the risk of complications. To achieve this goal, surgical residents should collaborate with the other teams in each perioperative stage. In addition, we suggest that the curriculum be reviewed to increase the knowledge level of the surgical residents regarding pre-operative care.

5.Does Pre-operative TSH Level Affect Pathological Findings in Papillary Thyroid Carcinoma?
Erkan Somuncu, Nezihe Berrin Dodur Önalan
doi: 10.14744/cm.2023.78045  Pages 102 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid uyarıcı hormonun (TSH) tiroid malignitelerini indüklediği bilinmesine rağmen, preoperatif TSH ile patolojik bulgular arasındaki ilişki tam olarak değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada ameliyat öncesi TSH düzeyleri ile patolojik bulgular arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017 ile Haziran 2020 arasında papiller tiroid kanseri (PTC) nedeniyle opere edilen 156 hastanın (135 kadın, 21 erkek) kayıtları geriye dönük olarak incelendi ve TSH düzeyi 2.5 mIU/L üzeri (50 hasta) ve altı olarak ayrıldı. (106 hasta). Preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu, patolojik bulgular, tümör çapı, multisentriklik, lenfovasküler invazyon, ekstratiroidal yayılım, kapsül invazyonu ve boyun (merkezi, lateral) metastazı ile preoperatif TSH düzeyleri arasındaki ilişki karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ameliyat öncesi TSH düzeyi ile lenfovasküler invazyon, ekstratiroidal yayılım, santral ve lateral lenf nodu metastazı, primer tümör boyutu ve multifokalite arasında anlamlı fark yoktu. Ancak kapsül invazyonu pozitif olan hastalarda TSH düzeyleri 2,5 mIU/L'nin üzerinde anlamlı bulundu (p=0,007). Malign veya şüpheli İİAB olan hastalarımızda TSH düzeyleri anlamlı olarak düşüktü (p = 0.015).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde preoperatif yüksek TSH seviyeleri daha sık malign olma eğiliminde olmasına rağmen, düşük TSH seviyelerinde malignite ve şüpheli İİAB sonuçları elde edilmektedir. Preoperatif tanıda TSH düzeyi bağımsız bir faktör olarak düşünülmeli ve TSH düzeyi 2,5 mIU/L'nin altında olan olgularda tiroid malignitelerinden şüphelenilmelidir.
INTRODUCTION: Although thyroid-stimulating hormone (TSH) is known to induce thyroid malignancies, the relationship between pre-operative TSH and patho- logical findings has not been thoroughly evaluated. This study aimed to assess the relationship between pre-operative TSH levels and pathological findings.
METHODS: The records of 156 patients (135 women and 21 men) operated for papillary thyroid cancer (PTC) between January 2017 and June 2020 were retrospectively reviewed and divided according to TSH level 2.5 mIU/L above (50 patients) and below (106 patients). The relationship between pre-oper- ative fine-needle aspiration biopsy (FNAB) result, pathological findings, tumor diameter, multicentricity, lymphovascular invasion, extrathyroidal extension, capsule invasion, and neck (central, lateral) metastasis were compared for pre-operative TSH levels.
RESULTS: There was no significant difference between pre-operative TSH level and lymphovascular invasion, extrathyroidal extension, central and lateral lymph node metastasis, primary tumor size, and multifocality. However, TSH levels were found to be significant above 2.5 mIU/L in patients with capsule invasion positivity (p=0.007). TSH levels were significantly lower in our patients with malignant or suspected FNAB (p=0.015).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although pre-operative high TSH levels tend to be more common malignant in the literature, malignancy and suspected FNAB results are ob- tained in low TSH levels. TSH level should be considered as an independent factor in preoperative diagnosis, and thyroid malignancies should be suspected in cases with a TSH level below 2.5 mIU/L.

6.Evaluation of Hepatitis B and Hepatitis C Seroprevalence in People Living with HIV
Ayşe Serra Özel, Lütfiye Nilsun Altunal, Merve Çağlar Özer, Şevval Özen Aksakal
doi: 10.14744/cm.2023.47966  Pages 107 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Bulaş yollarının ortak olması sebebi ile İnsan Edinsel İmmün Yetmezlik Virusu (HIV) ile yaşayan bireylerde, hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) ko-enfeksiyonu sık görülmektedir. Çalışmamızda HIV ile yaşayan bireylerde HBV ve HCV ko-enfeksiyon sıklığının araştırılması planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tek merkezli, retrospektif, gözlemsel çalışmada bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Ocak 2016- Ağustos 2022 tarihleri arasında takip edilmiş olan 277 HIV ile yaşayan birey değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 42 ± 13 olup %84,8'i erkekti. Dokuz hasta (%3,2) HbsAg pozitif, 11 (%3,9) hastada izole anti-HbcIgG pozitif, 65 (%23,5) hastada hem Anti-HBcIgG hem de Anti-HBs pozitif ve 102 (%36,8) hastada ise izole antiHBs pozitif (aşı ile bağışık) idi. HBsAg pozitif hastalardan dördü akut hepatit B kliniği ile acil başvuru sırasında tanı aldı. İzole Anti-HBcIgG pozitifliği olan hastaların tamamında tanı sırasında ve takipte HBV DNA saptanamaz düzeyde idi. Anti-HCV pozitif üç hasta olup, ikisinde HCV-RNA negatifti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Benzer bulaş yolları sebebi ile HIV ile yaşayan bireylerde HBV ve HCV ko-enfeksiyonu sık görülmektedir. HIV infeksiyonu varlığı immünsupresyona yol açması nedeniyle HBV ve HCV ile ilişkili karaciğer hastalığının ilerlemesini hızlandırır. Bu hasta grubunda HBV ve HCV serolojik belirteçlerinin saptanması ve takibi önem arz etmektedir.
INTRODUCTION: Due to the common transmission routes, hepatitis B virus (HBV) and hepatitis C virus (HCV) coinfections are common in people living with human immunodeficiency virus (PLWH). We planned to investigate the frequency of HBV and HCV coinfection in PLWH.
METHODS: In this single-center, retrospective, and observational study, 277 PLWH were evaluated between January 2016 and August 2022 in a Training and Research Hospital, in Türkiye.
RESULTS: The median age of patients was 42±13 years, and 84.8% were male. Nine patients (3.2%) were found to be positive for HBsAg, 11 (3.9%) were positive for isolated anti-HbcIgG, 65 (23.5%) were both positive for anti-HBcIgG and anti-HBs, and 102 (36.8%) were immunized with the hepatitis B vaccine (positive for Anti-HBs). Four of the HBsAg-positive patients were diagnosed with acute hepatitis B clinic during the emergency admission. HBV DNA levels were unde- tectable in admission and follow-up among the patients with isolated anti-HBcIgG positivity. Three patients were anti-HCV-positive and HCV RNA levels were negative in two patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: HIV infection accelerates the progression of hepatitis B/C-related liver disease due to immunosuppression. It is important to detect and follow-up on HBV/HCV serologic markers in these patients’ groups.

7.Procedural Sedation Protocols with or without Ketamine in Pediatric Gastrointestinal Endoscopy: A Retrospective Cohort Study
Naime Yalçın, Nurdan Kamilçelebi, Ayça Sultan Şahin, Barış Sandal, Abdurrahim Derbent, Ziya Salihoğlu
doi: 10.14744/cm.2023.47965  Pages 112 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: Tartışmalı bir konu olan, pediyatrik gastrointestinal (Gİ) endoskopi işlemi için optimal sedasyon protokolü ile sedasyon pratiği arasında önemli bir fark vardır. Pediyatrik Gİ endoskopi işlemi için sedasyon uygulamalarında ketamin içeren veya içermeyen sedasyon protokollerinin güvenilirliğini ve etkinliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya Gİ endoskopi işlemi için sedasyon anestezisi alan toplam 78 pediyatrik hasta dahil edildi. Anestezi parametreleri; işlem süresi, anestezik ilaç dozları, Ramsay sedasyon skoru, solunum ve hemodinamik parametreler, derlenme süresi, Modifiye Aldrete derlenme skorları ile yan etkilerini içerir. Çalışmanın parametreleri, uygulanılan ketamin dozu (ketamin kullanılmayan grup (KKG), düşük doz ketamin grubu (DDKG ≤0.75 mg / kg) ve yüksek doz ketamin grubu (YDKG ≥1 mg / kg) açısından değerlendirildi.
BULGULAR: YDKG’na karşı DDKG’u, önemli ölçüde daha düşük bir üst Gİ endoskopi oranı (% 58.12'e karşı % 90.0, p = 0.001), ile ilişkilendirildi. Kan basıncı seviyelerinde, oksijen satürasyonunda veya kalp hızında başlangıç seviyelerine göre önemli bir değişiklik olmadığı gözlenildi. Çalışma grupları arasında derlenme süreleri, Modifiye Aldrete skorları ve bulantı / kusma açısından anlamlı bir fark kaydedilmedi. Son olarak, Ramsay sedasyon skorları KKG (p <0.05) ve DDKG’unda (p <0.01) YDKG’una göre anlamlı olarak daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bulgularımız, pediatrik Gİ endoskopi işlemi için prosedürel sedasyona yararlı bir yardımcı ajan olan ketamin için olumlu bir güvenilirlik ve etkinlik profiline işaret etmekte, kalp-solunum sistemi baskılanması veya ciddi komplikasyonlar açısından düşük risk olasılığı ile daha iyi sedasyon kalitesi sağlayabilmektedir.
INTRODUCTION: A considerable difference exists in pediatric endoscopy sedation practices with the optimal sedation protocol for gastrointestinal (GI) endoscopy a subject of controversy and to investigate the safety and efficacy of sedation protocols with or without ketamine in procedural sedation for pediatric GI endoscopy.
METHODS: A total of 78 pediatric patients who received sedation anesthesia for GI endoscopy were included in this retrospective study. Anesthe- sia parameters include duration time, doses of anesthetic agents, Ramsay sedation score, respiratory and hemodynamic parameters, recovery time, modified Aldrete recovery scores, and side effects. Study parameters were evaluated with respect to ketamine dose (no ketamine group (NKG), low-dose ketamine group (LDKG, ≤0.75 mg/kg), and high-dose ketamine group (HDKG, ≥1 mg/kg).
RESULTS: The upper GI endoscopy rate (58.12% vs. 90.0%, p=0.001) was significantly lower in LDKG versus HDKG. No significant changes were observed in blood pressure levels, oxygen saturation, or heart rate compared to baseline levels. No significant difference was noted between study groups in terms of recovery time, modified Aldrete recovery scores, and nausea/vomiting. Final Ramsay sedation scores were significantly higher in NKG (p<0.05) and LDKG (p<0.01) than in HDKG.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings indicate a favorable safety and efficacy profile for ketamine as a useful adjunct to procedural sedation for pediatric GI endoscopy, enabling better quality of sedation with a low risk of cardiorespiratory suppression, or serious complications.

8.Immunological Risk Monitoring in Patients with High Immunologic Risk and Its Effects on Clinical Outcomes
Zuhal Atan Uçar, Ayşe Sinangil, Mustafa Emre Özçilsal, Yener Koç, Alaattin Yıldız, Emin Barış Akın
doi: 10.14744/cm.2023.82084  Pages 120 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada immünolojik riski yüksek hastalarda immünolojik risk takibi yapmak ve desensitizasyon tedavisi uygulanan hastalarda bu tedavinin etkisini saptamak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Canlı vericiden nakil yapılan ve panel reaktif antikor (PRA), donör spesifik antikor (DSA) ve/veya single BEAD pozitifliği bulunan, retransplantasyon olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların pretransplant ve posttransplant dönemde PRA ve/veya DSA düzeylerine bakıldı. Desensitizasyon tedavisi alan (grup 1) ve almayan (grup 2) hastaların immünolojik ve klinik verileri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 117 hasta çalışmaya alındı. 34 hastaya desensitizasyon tedavisi verildi. Gruplar arasında yaş, hepatit serolojisi, transfüzyon, gebelik ve diyaliz hikayesi, akut rejeksiyon atak sayısı açısından istatistiksel fark yoktu (p>0.05). Kadın cinsiyet oranı, HLA-MM, pretransplant PRA sınıf 2, DSA sınıf 2 düzeyleri grup 1’deki hastalarda daha yüksek saptandı (p<0.05). Hastaların takiplerinde pretransplant döneme oranla PRA sınıf 2 değerlerinde 1. ayda ve DSA sınıf 2 değerlerinde ise 1. ve 3. ayda anlamlı düşüklük olduğu saptandı (p<0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek immunolojik riskli hastalarda desensitizasyon tedavisi ile immunolojik risk azalmaktadır. Bu azalma akut rejeksiyon ataklarının daha fazla olduğu posttransplant ilk 3 ayda daha belirgin olarak görülmektedir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to follow up the immunological risk of patients with high immunological risk and to determine the effect of desensitization treatment in these patients.
METHODS: Living donor transplantation patients with panel reactive antibody (PRA), donor specific antibody (DSA), and/or single antigen bead test positivity and retransplantation patients were included in the study. PRA and/or DSA levels of pre-transplant and post-transplant period were evaluated in all patients. We compared follow-up of immunological data and clinical outcomes of patients who had desensitization (Group 1) versus who did not (Group 2).
RESULTS: Totally 117 patients were included in this study. Thirty-four patients had desensitization treatment. There was no statistically difference between the groups based on age, hepatitis serology, history of blood transfusion, pregnancy, history of dialysis, and acute rejection episodes (p>0.05). Female gender was higher in Group 1 patients (p<0.05). HLA-MM, PRA Class 2, DSA Class 2 levels were higher in Group 1 in pre-transplant period (p<0.05). During the follow-up period, it was determined that the patients in Group 1 had significantly lower PRA Class 2 values at the 1st month and DSA Class 2 values at the 1st and 3rd months compared to the pre-transplant period (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Immunological risk decreases with desensitization therapy in the patients with high immunological risk. This decrease is more distinctive in the first 3 months of post-transplant period in which acute rejection attacks are more common.

9.Diagnostic Value of the Systemic Immune-Inflammation Index in Diagnosing Acute Cholecystitis
Kemal Şener, Adem Çakır, Hüseyin Kılavuz, Serkan Doğan, Ramazan Güven, Semih Korkut
doi: 10.14744/cm.2023.18209  Pages 125 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut kolesistit (AK), safra kesesinin akut inflamatuar bir hastalığıdır. AK tanısında günümüzde kullanılan algoritmalar olmasına rağmen, halen ucuz ve hızlı tanısal parametrelere ihtiyaç duyulmaktadır. Sistemik İmmün inflamatuar indeks (SIII), sistemik inflamasyonun yeni bir prognostik göstergesidir. Çalışmamızda AK tanısında SIII'nin prognostik değerliliği araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif ve tek merkezli bir çalışmadır. Çalışma, acil servise karın ağrısı ile başvuran ve AK tanısı alan 150 hasta ve AK olmayan 150 kontrol grubu ile yürütüldü.
BULGULAR: Sonuçlarımızda, çalışma grubunda, kontrol grubuna göre lökosit, nötrofil ve CRP ortalama değerleri anlamlı yüksekti. AK tanısında, SIII'in 743,92 (x109 /dL) kesme değeri için duyarlılığı %70, özgüllüğü %59,2 olarak bulundu. Bu değerlendirme nötrofil-lenfosit oranı için de yapıldı ve 2.91 kesme değeri ile %62 duyarlılığa ve %61,3 özgüllüğe sahipti. SIII'ün tanı değeri açısından gangrenöz kolesistit olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı bir ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, SIII'ün AK tanısında kullanılabilen ancak gangrenöz kolesistit ve non-gangrenöz kolesistit tiplerini ayırt etmede başarısız bir indeks olduğunu bulmuştur.
INTRODUCTION: Acute cholecystitis (AC) is an acute inflammatory disease of the gallbladder. Although there are algorithms used today in the diagnosis of AC, there is still a need for inexpensive and fast diagnostic parameters. The systemic immune-inflammation index (SIII) is a novel prognostic indicator of systemic inflammation. In our study, the prognostic value of SIII in the differential diagnosis of AC was investigated.
METHODS: Our study was designed as a retrospective single-center study. The study was conducted with 150 patients who were admitted to the emergency department with abdominal pain and diagnosed with AC and a control group of 150 patients not diagnosed with AC.
RESULTS: In our results, the white blood cell, neutrophil, and C-reactive protein mean values were found to be statistically significantly higher in the study group than in the control group. Once the cutoff value was established at 743.92 (×109 /dL), the SII was found to have a sensitivity of 70% and a specificity of 59.2% in the diagnosis of AC. This assessment was also performed for neutrophil-to-lymphocyte ratio, and with a cutoff value of 2.91, it had a sensitivity of 62% and a specificity of 61.3%. There was no significant relationship between the Gangrenous cholecystitis (GC) and non-GC groups in terms of the diagnostic value of SIII.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study found that the SIII is an index that can be used in the diagnosis of AC but be unsuccessful in distinguishing between GC and non-GC types.

10.The Effect of the Full Closure Process on the Patient Density in the Emergency Department
Gökhan Yılmaz, Ahmet Uyanık, Ismail Aktaş, Murat Akıncı, Hasan Gazi Uyar
doi: 10.14744/cm.2023.02486  Pages 132 - 137
GİRİŞ ve AMAÇ: Viral pandemilerin önlenmesinde sosyal izolasyon yöntemleri önemli basamaklardan biridir. Çalışmanın amacı, sosyal izolasyon yöntemlerinden biri olan tam kapanma sürecinin acil servis hasta yoğunluğuna ve acil servis işleyişine etkisini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 14 Nisan 2021-1 Haziran 2021 tarihleri arası Konya Meram Devlet Hastanesine Covid-19 semptom ve bulguları ile başvuran hastalar dahil edildi. Çalışma için üç dönem oluşturuldu: tam kapanma öncesi dönem, tam kapanma dönemi ve tam kapanma sonrası dönem. Belirlenen bu üç dönem için günlük acil servise başvuru sayıları, günlük acil servisten pandemi servisine ya da pandemi yoğun bakıma yatan hasta sayıları ve toplam yatış sayıları kaydedildi.
BULGULAR: Belirtilen tarihler arasında acil servise başvuran 7891 hastanın verileri çalışmaya dahil edildi. Acil servise günlük başvuru sayısı, acil servisten pandemi servisine veya pandemi yoğun bakıma yatırılan hasta sayısı ve toplam yatış sayısı ile yapılan istatistiksel analizler sonucunda tüm hasta grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tam kapanma sürecinin viral pandemilerde acil servis hasta yoğunluğunun azalmasına katkı sağladığı sonucuna vardık. Sosyal izolasyonun, ilerleyen dönemlerde görülebilecek viral pandemilerde özellikle acil servisler başta olmak üzere hastane işleyişinin aksamaması açısından düşünülmesi gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Social isolation methods are one of the important steps in the prevention of viral pandemics. In this study, we aimed to determine the impression of the full closure process, which is one of the social isolation methods, on the emergency department patient density and the operation of the emergency department.
METHODS: Patients who admitted to Konya Meram Public Hospital between April 14, 2021, and June 01, 2021, with coronavirus disease 2019 symptoms and signs were included in the study. Three periods were established for the study: The pre-full closure period, the full closure period, and the post- full closure period. The number of daily admissions to the emergency department, the number of patients hospitalized from the emergency department to the pandemic service or the pandemic intensive care unit, and the total number of hospitalizations were recorded for these three periods.
RESULTS: The information data of 7891 patients who come into the emergency department between the specified dates were included in the study. The differ- ence between all patient groups was found to be statistically significant as a result of the statistical analyzes made with the number of daily admissions to the emergency department, the number of patients hospitalized from the emergency department to the pandemic service or the pandemic intensive care unit, and the total number of hospitalizations (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that the full closure process contributes to the reduction of emergency department patient density in viral pandemics. We think that social isolation should be considered in order not to disrupt the functioning of the hospital, especially in the emergency departments, in viral pandemics that may be seen in the future.

11.qSOFA Scores Versus SIRS Criteria and SOFA Scores for Sepsis in the Emergency Department; A Prospective, Observational, and Cohort Study
Hanife Bilgili, Fatih Çakmak, Afşın İpekci, Yonca Senem Akdeniz, Türker Demirtakan, Ibrahim Ikizceli
doi: 10.14744/cm.2023.68916  Pages 138 - 142
GİRİŞ ve AMAÇ: Sepsis, enfeksiyonun indüklediği fizyolojik, patolojik ve biyokimyasal anormallikleri içeren bir sendromdur. Yüksek insidans ve mortaliteye sahip olduğu, geniş yelpazede bir insan grubunu etkilediği için; organ fonksiyonunu korumak ve mortaliteyi azaltmak amacıyla sepsisi erken tanımak ve tedavi etmek önemlidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Tıp kliniğine 08.11.2016 ile 08.05.2017 tarihleri arasında başvuran, sepsis tanısı alan, 18 yaş üstü, travması olmayan hastalar ile prospektif olarak yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, tetkik sonuçları, mortalite durumları ve SIRS, SOFA, qSOFA puanları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların %59’u erkek, %41’i kadınlardan oluşmaktadır. Yaş ortalaması 62,25±16,48 yıldır. En sık komorbid hastalık %52 ile malignitelerdir. Hastaların %39’ unda kültürde üreme olmuştur. SIRS, SOFA ve qSOFA kriterlerinin tanı koyma açısından sensitivitesi sırasıyla %93, %91 ve %56 olarak bulunmuştur. Mortalite oranı %48’dir. Mortalite açısından SIRS, SOFA ve qSOFA kriterlerinin sensitivitesi sırasıyla %91, %97, %62, spesifitesi %5,7, %15, %50 olarak sonuçlanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, tanı açısından en sensitif SIRS kriterleri bulunmuştur. Mortaliteyi öngörebilme açısından en sensitif SOFA kriterleri iken, en spesifik qSOFA kriterleri bulunmuştur.
INTRODUCTION: Sepsis is a syndrome of physiologic, pathologic, and biochemical abnormalities that is induced by infection. Sepsis constitutes 5,2% of total hospital and 0,4% of emergency department admissions, and has high mortality rates (as high as 28%).

METHODS: In the application to the emergency department, patients’ comorbid disorders and demographic information indicated by patients and their relatives; blood pressure, pulsation, body temperature, respiratory rate, white blood cell count, platelet count, bilirubin level, creatinine level, urine output; and GCS score, SIRS criteria, SOFA and qSOFA scores and culture results were saved to the form prepared for the study.

RESULTS: 59% of the patients were male and 41% of them were female. Mean age of the patients was 62,25±16,48 years. According to diagnosis, SIRS criteria and SOFA scores had higher sensitivity rate than qSOFA scores. According to the mortality, SOFA score had highest sensitivity and NPV, qSOFA had highest specificity and PPV. SIRS criteria, SOFA and qSOFA scores and mortality rate were examined, there was a moderate positive relationship (r=0.44) only between SOFA scores and mortality rate.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result it was concluded that usage of qSOFA scores is more optimal in emergency department for giving fast decision. However it was found that the qSOFA scores have low sensitivity for diagnosis and prediction of the mortality.

12.An Experimental Study for Ki67 in Papillary Thyroid Cancer: A Single-center Experience
Erkan Somuncu, Alper Koçbıyık, Hakan Bölükbaşı, Yasin Kara, Mehmet Celal Kızılkaya, Mustafa Uygar Kalaycı
doi: 10.14744/cm.2022.01069  Pages 143 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: To determine the role of Ki67 expression level in papillary thyroid carcinoma (PTC).
YÖNTEM ve GEREÇLER: This is a retrospective study of patients undergoing a thyroidectomy. A total of 150 PTC or benign thyroid disease patients were retrospectively analyzed. Cytological and immunohistochemical evaluations of Ki67 were based on the material, obtained by Fine-Needle Aspiration Biopsy (FNAB). Proliferative activity was immunohistochemically assessed. The obtain ki67 values were compared with the postoperative pathological findings. Other clinicopathological factors were identified via statistical analyses.
BULGULAR: There were 86 patients in the PTC group and 74 patients in the benign group (thyroid adenomas, nodular thyroid disease and thyroiditis). One hundred thirty-five of the patients were female and fifteen were male. The median age was 48 years (range 29-74). The Ki67 expression level in the PTC group was significantly higher than benign thyroid disease group (p=0.010). The cut-off value for Ki67 in ROC analysis was determined as 31.2 (%) with a sensitivity of 67.4% and a specificity of 62.2% (area under the curve: 0.668). However, there was no significant relationship between Ki67 expression level in the PTC group and clinicopathological factors.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ki67, PTC'yi benign tiroid hastalığından ayırt etmede yararlı bir biyobelirteç olabilir. Bununla birlikte Ki67 ile klinikopatolojik bulgular arasındaki ilişkiyi daha iyi belirleyebilmek için daha geniş örneklemli daha uzun izlemli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The objective of this study was to determine the role of Ki67 expression level in papillary thyroid carcinoma (PTC).
METHODS: This is a retrospective study of patients undergoing a thyroidectomy. A total of 150 PTC or benign thyroid disease patients were retrospectively analyzed. Cytological and immunohistochemical evaluations of Ki67 were based on the material, obtained by fine-needle aspiration biopsy. Proliferative activity was immunohistochemically assessed. The obtain ki67 values were compared with the postoperative pathological findings. Other clinico- pathological factors were identified through statistical analyses.
RESULTS: There were 86 patients in the PTC group and 74 patients in the benign group (thyroid adenomas, nodular thyroid disease, and thyroiditis). One hundred and thirty-five of the patients were female and 15 were male. The median age was 48 years (range 29–74). The Ki67 expression level in the PTC group was significantly higher than benign thyroid disease group (p=0.010). The cutoff value for Ki67 in ROC analysis was determined as 31.2 (%) with a sensitivity of 67.4% and a specificity of 62.2% (area under the curve: 0.668). However, there was no significant relationship between Ki67 expression level in the PTC group and clinicopathological factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ki67 may be a useful biomarker in distinguishing PTC from benign thyroid disease. Nevertheless, longer follow-up studies with large samples are needed to better determine the relationship between Ki67 and clinicopathological findings.


13.Clinical Significance of Quadriceps Fat Pad Edema: Its Relation with Anterior Knee Pain and Other Patellofemoral Joint Pathologies
Aysu Başak Özbalcı, Cihan Kalkan
doi: 10.14744/cm.2022.92499  Pages 148 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, ön diz ağrısı nedeniyle (ÖDA) MRG yapılan hastalarda kuadriseps yağ yastığında (KYY) görülen ödematöz değişikliklerin sıklığının belirlenmesi ve bu değişikliklerin diğer patellofemoral eklem patolojileri ile ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasında, Ocak 2018 ile Ocak 2020 arasında MRG yapılan hastalar arasından ÖDA'sı olan (n=340) ve olmayanlar (n=350) KYY ödemi (KYYÖ), kitle etkisi ve diğer patellofemoral eklem patolojileri açısından incelendi. KYY' nın kesit alanı ölçüldü ve ayrıca ödem miktarı kaydedildi.
BULGULAR: ÖDA'lı 340 hastanın 79'unda KYYÖ tespit edildi (ortalama yaş: 32.29 ± 8.81 yıl; dağılım: 18-45 yıl). Kitle etkileri ÖDA grubunda anlamlı olarak daha yaygındı (n=35, %44,3, p=0,001). Kitle etkisi olan hastalarda ÖDA riski, kitle etkisi olmayan hastalara göre 38.973 kat daha fazlaydı (p=0.001). Diffüz KYYÖ'i olan hastalarda ÖDA riski, %50'den az ödemi olan hastalardan daha fazla idi (p = 0.021). Patella alta ve artmış troklear sulkus açısı olan hastalarda ÖDA riski daha yüksekti (p = 0,029, p = 0,006). Başka hiçbir değişken anlamlı bir risk faktörü değildi ve kesit alanı için istatistiksel olarak anlamlı bir eşik değeri yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KYYÖ ve kitle etkisi diğer patellofemoral eklem patolojilerinden bağımsız olarak ÖDA ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle radyologlar ÖDA'lı hastaların MR görüntülerini analiz ederken her zaman bu bulguları gözönünde bulundurmalıdır.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the frequency of edematous changes seen in QFP among patients undergoing MRI due to anterior knee pain (AKP) and to elucidate the relation between such changes and other patellofemoral joint pathologies.
METHODS: In this retrospective case–control study, individuals with (n=340) and without (n=350) AKP undergoing MRI between January 2018 and January 2020 were evaluated. All images were examined for the presence of QFP edema (QFPE), mass effect and other patellofemoral joint pathologies. The cross-sectional area of QFP was measured and the amount of edema was recorded.
RESULTS: QFPE was detected in 79 of the 340 patients with AKP (mean age: 32.29±8.81 years; range: 18–45 years). Mass effects were significantly more common in the AKP group (n=35, 44.3%, p=0.001). The risk of AKP in patients with mass effects was 38.973 times higher compared to patients without mass effects (p=0.001). Patients with diffuse QFPE had a higher risk of AKP than patients with less than 50% edema (p=0.021). Patients with patella alta and increased trochlear sulcus angle had a higher risk of AKP (p=0.029, p=0.006). No other variables were significant risk factors. There was no statistically significant cutoff value for the cross-sectional area.
DISCUSSION AND CONCLUSION: QFPE and mass effects may be associated with AKP independently of other patellofemoral joint pathologies. Therefore, radiologists should be aware of these common findings when analyzing MR images of patients with AKP.

14.Healthcare Shift Workers’ Sleep Quality, Daytime Sleepiness, and Circadian Preference
Alperen Kılıç, Serhat Koran, Mehmet Yücel Ağargün
doi: 10.14744/cm.2023.35744  Pages 156 - 164
GİRİŞ ve AMAÇ: Farklı periyotlarda vardiyalı çalışan sağlık çalışanlarında uyku kalitesi, gündüz uykululuğu ve sirkadiyen ritim tiplerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışma, Kasım ile Aralık 2018 tarihleri arasında üçüncü basmak bir hastanede 125 sağlık çalışanı üzerinde gerçekleştirildi. Veriler Epworth Uykululuk Ölçeği, Sabahçıl - Akşamcıl Anketi ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi kullanılarak toplandı. Katılımcılar 4 gruba ayrıldı: Vardiyalı çalışmayan (1. Grup), 18: 00-24: 00 saatleri arası vardiyalı çalışanlar (2. Grup), 18: 00-08: 00 saatleri arası vardiyalı çalışanlar (3. Grup) ve tüm vardiyalı çalışanlardır (4. Grup).
BULGULAR: Epworth Uykululuk Ölçeği skorları karşılaştırıldığında, 4. Grup (p=0.015) ve 2. Grup’un (p=0.007) 1. Grup’a göre anlamlı olarak daha uykulu olduğu bulunmuştur. Sabahçıl - Akşamcıl Anketi sonuçları karşılaştırıldığında hem sabahçıl, akşamcıl ve ara kronotipleri hem de SAA skorları bakımından gruplar arası anlamlı farklılık bulunamadı. Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi toplam skoruna göre, 2. Grup (p=0.005), 3. Grup (p=0.003) ve 4. Grup’da (p=0.001) 1. Grup’a göre anlamlı olarak daha fazla bozuk olduğunu söyleyebiliriz.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlık çalışanları arasında vardiyalı çalışma, düşük uyku kalitesi ve gündüz aşırı uyku hali ile ilişkilidir. Vardiyalı grupları kıyasladığımızda ise anlamlı ilişki bulmamakla birlikte 2. Grup 3. Grup’a göre göreceli olarak düşük uyku kalitesi ve gündüz aşırı uykuluğuna sahiptir. Haftalık çalışma süresi (sa/hafta) anlamlı olarak daha az olduğu halde, bunda temel etkenin 2. Grup’un 3. Grup’a göre haftalık çalışma periyotlarının daha sık olmasına bağlı olduğunu düşünüyoruz.
INTRODUCTION: It was aimed to evaluate sleep quality, daytime sleepiness, and circadian rhythm types in healthcare workers working in shifts at different periods.
METHODS: This cross-sectional study was conducted on 125 healthcare workers in a tertiary hospital between November and December 2018. Data were collected using Epworth Sleepiness Scale, Morningness-Eveningness Questionnaire, and Pittsburgh Sleep Quality Index. Participants were divided into four groups: Those who do not work in shifts (Group 1), those who work in shifts between 18: 00 and 24: 00 (Group 2), those who work in shifts between 18: 00 and 08: 00 (Group 3), and all shift workers (Group 4).
RESULTS: When Epworth Sleepiness Scale scores were compared, it was found that Group 4 (p=0.015) and Group 2 (p=0.007) were significantly more sleepy than Group 1. When the Morningness-Eveningness Questionnaire results were compared, no significant difference was found between the groups in terms of both morningness, eveningness, and intermediate chronotypes, and MEQ scores. According to the Pittsburgh Sleep Quality Index total score, Group 2 (p=0.005), Group 3 (p=0.003), and Group 4 (p=0.001) had significantly more impaired sleep quality than Group 1.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Among healthcare workers, shift work is associated with poor sleep quality and excessive daytime sleepiness (EDS). When we compare the shift groups, although no significant relationship was found, Group 2 had relatively low sleep quality and EDS compared to Group 3. Although the weekly working time (h/week) is significantly less, we think that the main factor is that the weekly working periods of the Group 2 are more frequent than the Group 3.

REVIEW
15.A Comprehensive Review for Refreshing the Crush Syndrome Knowledge After the Devastating Earthquake in Türkiye
Ramiz Yazici, Can İlçin, Talha Özsu, Türker Demirtakan, Utku Murat Kalafat, Serkan Doğan
doi: 10.14744/cm.2023.03511  Pages 165 - 170
6 Şubat 2023 tarihinde, Türkiye'nin güneydoğu bölgesi 7,6 ve 7,8 büyüklüğündeki iki yıkıcı depremi arka arkaya yaşadı. O zamandan beri, en az 44.324 ölüm ve yaklaşık 200.000 yaralı kurtulan bildirildi. Mortalite nedenlerine dair net kanıtlar henüz ortaya çıkmadı, ancak 1999 Marmara Depremi'nden hayatta kalan birçok kişinin ezilme sendromu ve buna bağlı komplikasyonlar nedeniyle öldüğünü açıkça biliyoruz. Crush sendromu, hiperkalemi, akut böbrek hasarı ve derin doku hasarı ile şiddetli ezilme yaralanmasının sistemik bir yanıtıdır. Crush sendromunda kas hasarı başlangıçta doğrudan travmanın etkisiyle (baromyopati) ortaya çıkar ve daha sonra kas içi basıncın artmasıyla gelişir. Klinik bulgular travma bölgesinde lokal inflamasyon bulguları ve ezilmiş kas dokusundan sistemik dolaşıma salınan maddelere bağlı sistemik bulgulardan oluşur. Crush Sendromuna yol açan depremler ve diğer toplu kaza olayları, yerel sağlık sistemleri üzerinde ciddi talepler oluşturabilir. Diyaliz makineleri, vantilatörler ve yoğun bakım ünitelerine aşırı talep gerekebilir.
On February 6, 2023, the southeastern region of Türkiye suffered from two consecutive devastating earthquakes with 7.6 and 7.8 magnificence. Since then, at least 44,324 deaths and approximately 200,000 wounded survivors have been reported. Clear evidences of mortality reasons have not been revealed; yet, we explicitly know from Marmara Earthquake in 1999 that many survivors died due to crush syndrome and associated complications. Crush syndrome is a systemic response of severe crush injury with hyperkalemia, acute kidney injury, and deep tissue damage. In crush syndrome, muscle damage initially occurs with the direct effect of trauma (baromyopathy), and later on, it develops with increased intramuscular pressure. Clinical findings consist of local inflammation findings in the traumatized area and systemic findings due to substances released from crushed muscle tissue into the systemic circulation. Earthquakes and other mass accident events leading to Crush Syndrome can place severe demands on local health-care systems. Excessive demand for dialysis machines, ventilators, and intensive care units can be necessary.

16.Usage of Fibrinogen Concentrate in Postpartum Hemorrhage: Anesthesiology and Intensive Care Perspective
Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2023.02419  Pages 171 - 174
Postpartum Hemoraji dünyadaki anne ölümlerinin en önemli nedenidir. Masif kanamadan korumak için kullanılan ajanlardan biri de fibrinogen konsantresidir. Fibrinogen konsantresi, viral komplikasyonlara, volüm artışına, transfüzyona bağlı dolaşım yüklenmesine (TACO) ve transfüzyon ilişkili akciğer hasarına (TRALI) neden olmadan kanama kontrolünü sağlayabilir. Fibrinogen konsantresinin uygulaması kolaydır, çözdürmeye ve ekstra bir aparata ihtiyaç duyulmaz. Yüksek oranlarda kullanılması gereken kan ve kan ürünleri düşünüldüğünde, maliyet açısından uygun bir ajandır.
Postpartum hemorrhage is the most important cause of maternal death in the world. One of the best agents used to prevent massive bleeding is fibrinogen concentrate (FC). FC can control bleeding without causing viral complications and without volume overload as in transfusion-associated circulatory overload and transfusion-related acute lung injury. FC is easy to apply, does not require dissolution, no extra apparatus is needed. Considering blood and blood products used in large amounts, it is a cost-effective agent.

LETTER TO THE EDITOR
17.Modified Thoracalumbar Interfascial Plane Block in Inguinal Hernia Repairment
Engin İhsan Turan, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2022.49358  Pages 175 - 176
Abstract |Full Text PDF