E-ISSN: 2822-6771
Volume : 16 Issue : 2 Year : 2024
Quick Search



COMPREHENSIVE MEDICINE - : 16 (2)
Volume: 16  Issue: 2 - 2024
1.Front Matter

Pages I - III

2.Editorial
Mustafa Kadıhasanoğlu
Page IV

RESEARCH ARTICLE
3.Comparison of the Results of Anterior and Anterior-Posterior Flap in External Dacryocystorhinostomy Surgery
Zeliha Karademir, Fatma Esin Özdemir, Ibrahim Koçak
doi: 10.14744/cm.2024.92408  Pages 65 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı eksternal dakriyosistorinostomi (DCR) ameliyatında ön ve ön-arka flep anastomoz tekniklerinin başarı oranlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde epifora ve kronik dakriyosistit nedeniyle eksternal DSR uygulanan 82 hastanın 82 gözü retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların tamamının lakrimal kanalları silikon tüp ile entübe edildi. Eksternal DCR ameliyatı 42 hastanın 42 gözüne tek flep anastomoz, 40 hastanın 40 gözüne ise çift flep anastomoz ile yapıldı ve 1, 3, 6 ve 12. aylarda kontrol muayeneleri yapıldı. Cerrahi başarı, açık punktum lavajı ve 12 aylık takip sonrasında epiforanın olmaması ile tanımlandı.
BULGULAR: Çalışmaya 62'si kadın, 20'si erkek olmak üzere toplam 82 olgu dahil edildi. 42 olguya ön flep ameliyatı, 40 olguya ise ön-arka flep ameliyatı uygulandı. Ön-arka flep ameliyatı yapılan 40 hastanın 11'i erkek, 29'u kadın olup yaş ortalaması 46,53 ±15,15 idi. Ön flep ameliyatı yapılan 42 hastanın 9'u erkek, 33'ü kadın olup yaş ortalaması 48.19±14.15 idi. Ön-arka flep grubunun ortalama takip süresi 15,7 ±3,4 ay iken, ön flep grubunun ortalama takip süresi 16,5±4,2 ay idi. Başarı oranı ön-arka flep grubunda %92,5, ön flep grubunda ise %90,5 idi. Cerrahi başarı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: DSR tekniklerinin ön ve ön-arka flep anastomozu ile başarı oranları benzerdi. Cerrahi başarı açısından anlamlı bir fark olmadığından ön flep anastomozu tekniğinin kolay olması nedeniyle tercih edilebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the success rates of anterior and anterior-posterior flap anastomosis techniques in external dacryocystorhinostomy (DCR) operations.
METHODS: In our clinic, 82 eyes of 82 patients who underwent external DCR due to epiphora and chronic dacryocystitis were analyzed retrospectively. All of these patients' lacrimal canals were intubated with silicone tube. External DCR surgery was performed with single flap anastomosis in 42 eyes of 42 patients and double flap anastomosis in 40 eyes of 40 patients and control examinations were performed at 1, 3, 6, and 12 months. Surgical success was defined by open punctum lavage and by absence of epiphora after follow-up of 12 months.
RESULTS: A total of 82 cases, 62 females and 20 males, were included in the study. Anterior flap surgery was performed in 42 cases and anterior-posterior flap surgery was performed in 40 cases. Of the 40 patients who underwent anterior-posterior flap surgery, 11 were male and 29 were female, and the mean age was 46.53±15.15 years. Of the 42 patients who underwent anterior flap surgery, 9 were male, 33 were female, and the mean age was 48.19±14.15 years. While the mean follow-up period of the anterior-posterior flap group was 15.7±3.4 months, the follow-up period of the anterior flap group was 16.5±4.2 months. The success rate was 92.5 % in the anterior-posterior flap group and 90.5 % in the anterior flap group. There was no statistically significant difference between the groups in terms of surgical success (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The success rates of the DCR techniques with anterior and anterior-posterior flap anastomosis were similar. Since there is no significant difference in terms of surgical success, the anterior flap anastomosis may be preferred because of the easy technique.

4.Clinical and Radiological Outcomes of Cheilectomy in High-Grade Hallux Rigidus: A Retrospective Analysis
Necati Doğan, Halil Büyükdoğan, Tahir Burak Sarıtaş, Gürkan Çalışkan, Cemil Ertürk
doi: 10.14744/cm.2024.02997  Pages 69 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu retrospektif çalışma, Grade 3-4 Halluks Rigidus tanısı konmuş hastalarda çeliyektominin klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016-Eylül 2018 tarihleri arasında Grade 3-4 Halluks Rijidus tanısıyla çeliyektomi uygulanan 19 hastayı (21 ayak) geriye dönük olarak değerlendirdik. Hastalarımızın son takibinde klinik bulguları; 1.MTP eklemin hareket açıklığı (EHA), Visual Analog Skor (VAS) ve AOFAS (Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği) skorlamasıyla fonksiyonel düzeyi değerlendirilerek yapıldı. Radyolojik inceleme ise iki yönlü radyografi üzerinden osteofitlerin nüksü, artrozun ilerlemesi incelenerek yapıldı.
BULGULAR: Ortalama hasta yaşı 52, ortalama takip süresi 26,2 ay idi. Çeliyektomi sonrasında dorsifleksiyon ve toplam eklem hareket serbestliği değerlerinde ameliyat öncesine göre anlamlı iyileşmeler gözlendi (p=0,001). Son kontrolde VAS skorlarında ameliyat öncesi değerlere göre anlamlı düşüş görüldü (p=0,018). AOFAS skorlamasına göre 21 ayaktan 19'u iyi ila mükemmel sonuçlar elde ederken 2 hasta kötü sonuçlar gösterdi. Radyolojik olarak osteofit nüksüne rastlanmadı. Bir hastada artroplasti ile revizyon sağlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çeliyektomi, iyi seçilmiş yüksek dereceli Halluks Rigiduslu hastalarda, özellikle artrodez yerine eklem hareketliliğinin korunması istendiğinde olumlu sonuçlar sunabilir.
INTRODUCTION: This retrospective study aims to assess the clinical and radiological outcomes of cheilectomy in patients diagnosed with Grade 3-4 Hallux Rigidus.
METHODS: Nineteen patients (21 feet) who underwent cheilectomy between January 2016 and September 2018 were retrospectively analyzed. Clinical evaluation included a range of motion (ROM), Visual Analog Scale (VAS), and American Orthopedic Foot and Ankle Society (AOFAS) scoring. Radiological assessment involved examining osteophyte recurrence and arthrosis progression through both anteroposterior (AP) and lateral X-ray images.
RESULTS: The average patient age was 52 years, with a mean follow-up of 26.2 months. Following cheilectomy, significant improvements in dorsiflexion and total joint ROM were observed compared to preoperative levels (p=0.001). VAS scores significantly decreased at the last follow-up compared to preoperative values (p=0.018). Based on AOFAS scoring, 19 out of 21 feet achieved good to excellent results, while 2 patients showed poor outcomes. Radiologically, no osteophyte recurrence was noted. One patient required arthroplasty revision.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cheilectomy may offer favorable outcomes in well-selected patients with high-grade Hallux Rigidus, particularly when joint mobility preservation is desired over arthrodesis.

5.Long-Term Clinical Outcomes Following Cryoballoon Ablation in Patients with Paroxysmal Atrial Fibrillation: Single-Center Experience
Cemil Can, Abdurrahman Eren, Mehmet Altunova
doi: 10.14744/cm.2024.62207  Pages 75 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Atriyal fibrilasyon (AF), özellikle semptomatik hastalarda sıklıkla kriyobalon ablasyonu kullanılarak pulmoner ven izolasyonu (PVI) ile tedavi edilen yaygın bir aritmidir. Bu retrospektif tek merkezli çalışma, kriyobalon bazlı PVI'ların uzun vadeli sonuçlarını ve etkileyen faktörleri değerlendirmeyi amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Medikal tedaviye rağmen semptomatik olan paroksismal AF tanısı alan 74 hastaya Ocak 2012 ile Ağustos 2022 tarihleri arasında başarılı bir şekilde kriyobalon PVI uygulandı. Hastalar EKG ve Holter takipleri ile AF nüksü açısından izlendi. Nüks oranları çeşitli demografik, ekokardiyografik, biyokimyasal ve prosedürel parametrelere göre gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama 27 (14,5) aylık takip sonucunda hastaların %50'sinde AF nüksü ortaya çıktı. 1, 3 ve 5 yıllık nüks oranları sırasıyla %23, %44 ve %51,4 idi. Nüksle önemli ölçüde ilişkili faktörler arasında düşük hemoglobin ve potasyum seviyeleri, genişlemiş sol atriyum çapı, mitral kapak anormallikleri ve yüksek tahmini pulmoner arter basıncı yer alıyordu. Çok değişkenli Cox regresyon analizi, sol atriyum çapının nüksün bağımsız bir belirleyicisi olduğunu belirledi (HR=1,130, %95 GA: 1,010-1,285, p=0,034). Alıcı çalışma karakteristik eğrisi çizildi ve Youden indeksi kullanılarak sol atriyum için 39,5 mm'lik bir kesim değeri belirlendi (AUC: 0,747, %95 GA: 0,636-0,859, p<0,001). Bu kesme değeri %64,9 hassasiyet, %70,3 spesifikasyon ile AF tekrarını öngördü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, kriyobalon PVI sonuçlarına ilişkin mevcut literatürü doğrulamaktadır. Sol atriyum çapı, AF nüksetmesinin önemli bir bağımsız belirleyicisi olarak ortaya çıkıyor ve hasta ve işlem parametrelerinin değerlendirilmesindeki önemini vurguluyor.
INTRODUCTION: Atrial fibrillation (AF) is a prevalent arrhythmia, often managed with pulmonary vein isolation (PVI) using cryoballoon ablation, particularly in symptomatic patients. This retrospective single-center study aimed to evaluate the long-term outcomes and influencing factors of cryoballoon-based PVIs.
METHODS: Seventy-four patients diagnosed with paroxysmal AF, symptomatic despite medical therapy, underwent successful cryoballoon PVI between January 2012 and August 2022. Patients were monitored for AF recurrence via ECG and Holter follow-ups. Recurrence rates were compared between groups based on various demographic, echocardiographic, biochemical, and procedural parameters.
RESULTS: A median follow-up of 27 (14.5) months revealed AF recurrence in 50% of patients. Recurrence rates at 1, 3, and 5 years were 23%, 44%, and 51.4%, respectively. Factors significantly associated with recurrence included low hemoglobin and potassium levels, enlarged left atrial diameter, mitral valve abnormalities, and elevated estimated pulmonary artery pressure. Multivariate Cox regression analysis identified left atrial diameter as an independent predictor of recurrence (HR=1.130, 95% CI: 1.010-1.285, p=0.034). A receiver operating characteristic curve was drawn and a cut-off value of 39.5 mm was determined for the left atrium using the Youden index (AUC: 0.747, 95% CI: 0.636-0.859, p<0.001). This cut-off value predicted AF recurrence with 64.9% sensitivity, 70.3% specification.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study confirms existing literature on cryoballoon PVI outcomes. Left atrial diameter emerges as a significant independent predictor of AF recurrence, highlighting its importance in assessing patient and procedural parameters.

6.Subcutaneous Venous Access Device (Port) Placement and Methods of Dealing with Complications that Develop During the Procedure
Muhammet Hamza Halil Toprak, Ibrahim Cansaran Tanıdır
doi: 10.14744/cm.2024.87587  Pages 84 - 88
GİRİŞ ve AMAÇ: Subkütanöz venöz erişim cihazları(SVEC), daha yaygın kullanılan adıyla port kateterleri uzun süreli tedavi gerektiren kronik hastalığı olan pediatrik hastaların takibinde önemli bir yere sahiptirler. Kemoterapi alan onkoloji hastalarının yanı sıra malnütrisyon,böbrek yetersizliği ve kronik intestinal problemleri olan çocuklarda da uzun süreli venöz erişim sağlamada vazgeçilmez bir konuma gelmişlerdir. Bu çalışmada hastanemiz çocuk kardiyoloji bölümünde yapılan port kateter takılması işlemlerinin ve işleme bağlı komplikasyonlarla başa çıkma yöntemlerinin sunulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2020- Ekim 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Kardiyoloji bölümünde Port kateteri takılması işlemi yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Komplikasyonlar ve başa çıkma yöntemleri açıklandı.
BULGULAR: Kliniğimizde 254 hasta port takılması için işleme alındı ve 253 hastaya port başarıyla takıldı. İşlem başarı oranı % 99,6 idi. İşlem süresi median 30 (IQR 20-40 dk) dakika idi. Floroskopi süresi median 30 (IQR 18-45) saniye idi.. İşlemler sırasında 15 (%5,9) komplikasyon görüldü. Komplikasyonların biri hariç hiçbiri port çıkarılmasını gerektirmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Port kateterlerinin kullanımı kronik hastalığı olan ve uzun süreli tedavi gerektiren çocuk hastalarda vazgeçilmezdir. Port takılması işlemlerinin USG ve floroskopi desteğiyle anjiyografi salonlarında yapılması yüksek başarı ve düşük komplikasyon oranlarının yakalanmasına olanak sağlayabilir.

INTRODUCTION: Subcutaneous Venous Access Devices (SVADs), commonly known as port catheters, play a crucial role in the monitoring of pediatric patients with chronic diseases requiring long-term treatment. They have become indispensable for children with conditions such as malnutrition, renal insufficiency, and chronic intestinal problems, in addition to oncology patients undergoing chemotherapy. The aim of this study is to present the port catheter procedures performed by the radiological method in our Pediatric Cardiology Department and the methods of dealing with complications.
METHODS: The data of 254 pediatric patients who underwent port placement procedures between October 2020 and October 2022 were analyzed retrospectively. The complications and the management strategies were explained.
RESULTS: Our clinic conducted the port placement procedure for 254 patients, and the port was successfully placed in 253 patients, resulting in a procedural success rate of 99.6%. The median procedure duration was 30 minutes (IQR 20-40 minutes). The fluoroscopy time was 30 seconds (IQR 18-45 seconds). 15 complications (5.9%) were observed. Except for one complication, none required the removal of the port.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Port catheters are indispensable in pediatric patients with chronic diseases requiring long-term treatment. Performing port insertion procedures with the support of ultrasound (USG) and fluoroscopy in angiography suites may provide the opportunity to achieve high success rates and low complication rates.

7.The Role of Anatomical Features and Variations of the Pancreaticobiliary Junction in the Etiology of Acute Biliary Pancreatitis
Cenk Özkan, Serhan Yılmaz, Mehmet Abdussamet Bozkurt, Emre Bozdağ, Hakan Bölükbaşı, Süleyman Sönmez, Erkan Somuncu, Ali Kocataş
doi: 10.14744/cm.2024.79664  Pages 89 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut pankreatitin bilinen en yaygın nedenler arasında safra taşı hastalığı yer almaktadır. Çalışmamızda akut pankreatit etiyolojisinde obstrüksiyona sebep olabilecek Koledok'un uzunluk-çapı, Wirsung çapı ve Koledok-Wirsung birleşme açısının rolünü inceledik. Anatomik özellikleri itibariyle, akut atağı etkileyebilecek asemptomatik hastalara profilaktik kolesistektomi önermeyi ve atakları önlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2019-Ağustos 2022 tarihleri arasında kliniğimize başvuran komplikasyonsuz kolelitiazis tanısı alan hastalar ve akut biliyer pankreatit tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Komplike olmayan kolelitiazisli hastaların konservatif takibine devam edildi. Akut biliyer pankreatitli hastalara güncel kılavuzların önerdiği tedaviler uygulandı. Hastanemizde yapılan MRCP görüntülemesinde, tek radyolog tarafından Koledok uzunluk-çap, Wirsung çapı ve Koledok ile birleşim açısı ölçülerek karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 149 hasta dahil edildi. Gruplar arasında kontrol grubunun yaş değeri anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Gruplar arasında Koledok çapı ve Wirsung çapı değerleri açısından anlamlı fark yoktu. Akut pankreatitli hastalarda koledok uzunluğu parametresi yüksek bulunmasının yanında p=0,013), Koledok-Wirsung bileşke açısının ölçüm değeri anlamlı oranda düşüktü (p=0,036).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda yüksek Koledok uzunluğu değerlerinin akut biliyer pankreatit riskini arttırdığı, Koledok ile Wirsung arasındaki açının düşük olması ise akut biliyer pankreatit riskini arttırdığını ortaya koydu.
INTRODUCTION: Gallstone disease is among the most common known causes of acute pancreatitis. In our study, we examined the role of the length-diameter of the choledochus, the Wirsung diameter and the angle of the choledochal-Wirsung junction, which may cause obstruction in the etiology of acute pancreatitis. We aimed to recommend prophylactic cholecystectomy for asymptomatic patients whose anatomical features may affect acute attacks and to prevent attacks.
METHODS: Patients who were diagnosed with uncomplicated cholelithiasis and patients who were diagnosed with acute biliary pancreatitis and admitted to our clinic between January 2019 and August 2022 were retrospectively examined. Conservative follow-up of patients with uncomplicated cholelithiasis continued. Patients with acute biliary pancreatitis were treated with treatments recommended by current guidelines. In the MRCP imaging performed in our hospital, the length-diameter, Wirsung diameter and junction angle with the common bile duct were measured and compared by a single radiologist.
RESULTS: A total of 149 patients were included in the study. Among the groups, the age of the control group was found to be significantly lower (p<0.001). There was no significant difference between the groups in terms of common bile duct diameter or Wirsung diameter. Although the common bile duct length parameter was found to be high in patients with acute pancreatitis (p=0.013), the common bile duct-Wirsung junction angle was significantly lower (p=0.036).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, a high Choledoc length increased the risk of acute biliary pancreatitis, and a low angle between the Choledoc and Wirsung increased the risk of acute biliary pancreatitis.

8.A Cross-Sectional Analysis, Evaluating Women's Breast Cancer Awareness in İstanbul
Burak Kankaya, Süleyman Büyükaşık, Yusuf Emre Altundal, Paria Rahmanbakhsh, Arta Armani, Halil Alış, Selin Kapan
doi: 10.14744/cm.2024.21939  Pages 95 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada akademik bir merkezde çalışan kadın öğretim elemanları ile genel cerrahi polikliniğine meme dışında herhangi bir şikayetle başvuran kadın hastaların meme kanseri, tarama programı ve mamografi konusundaki farkındalık ve bilinç düzeyi değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 100'ü poliklinik grubu (OG) ve 109'u akademik grup (AG) olmak üzere toplam 209 katılımcıya 13 sorudan oluşan meme kanseri farkındalık anketi uygulandı. İstatistiksel analizlerde SPSS 27.0 programı kullanıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında eğitim düzeyi dışında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Meme kanseri farkındalık oranlarına bakıldığında her iki grupta da ortalamanın üzerinde benzer farkındalık oranları bulunuyor ancak yıllık meme muayenesi ve mamografi ve/veya ultrasonografi tarama oranları benzer şekilde ortalama civarında veya altında seyrediyor.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kadınların meme kanseri tarama programlarına katılmama nedenleri arasında "bilgi eksikliği", "ihmal", "sorunun olmaması" ve "gerekli olduğuna inanmama" yer alıyor. Bu nedenle meme kanseri farkındalığının arttırılması ve meme kanserine bağlı ölümlerin önlenmesi için erken tanının önemi konusunda daha fazla çaba sarf edilmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the awareness and comprehension of breast cancer, the screening program, and mammography among female academic staff members who work in an academic study center, as well as female patients who applied to the general surgery outpatient clinic with complaints unrelated to breast.
METHODS: A breast cancer awareness survey consisting of 13 questions was administered to a total of 209 respondents, of which 100 were outpatient clinic group (OG) and 109 were academic group (AG). The SPSS 27.0 program was utilized in the statistical analyses.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups other than the level of education. Regarding the breast cancer awareness rates both groups have a similar rate of awareness above average, however, annual breast examination rates and mammography and/or ultrasonography screening rates were similarly around or below average.
DISCUSSION AND CONCLUSION: "Lack of information", "neglect", "do not have problem" and "not believing it is necessary" were the main reasons for women who do not participate in breast cancer screening programs. Therefore more efforts should be made to increase breast cancer awareness and importance of early diagnosis to prevent breast cancer-related deaths.

9.Intern Physicians' Thoughts About Cardiology Training and Examination of Diagnosis and Treatment Adequacy in Cardiovascular Emergencies
Emrah Özdemir, Ceyla Zeynep Çolakoğlu Gevher
doi: 10.14744/cm.2024.18480  Pages 101 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), küresel düzeyde bir numaralı ölüm sebebini oluşturmaktadır. KVH’lara bağlı acil vakalar, tüm acil başvuruları içerisinde önemli yer tutmaktadır. Bu çalışma Türkiye Cumhuriyetindeki Tıp Fakültelerinde eğitim gören intern hekimlerin, kardiyoloji eğitimi ve uzmanlığına bakışı, kardiyovasküler acillerin tanısını koyabilme, tedavisini yapabilme, bu acil vakaları yönetebilme becerileriyle alakalı yeterliliklerini saptamak amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya sosyal mesajlaşma programlarına gönderilen anketi dolduran 149’u kadın (%52,1) 137’si erkek (%47,9) 286 intern hekim dahil edilmiştir. Hekimlere okudukları tıp fakültelerindeki eğitimin yeterliliği, kardiyovasküler aciller ile alakalı içerisinde temel biyokimyasal ve radyolojik görüntüleme yöntemlerinin de olduğu vaka soruları sorulmuş ve cevaplar kaydedilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılan intörn hekimlerin yaş ortalaması 24.1±1.3 yıl olarak bulunmuştur. Tıp ve uzmanlık eğitimi ile ilgili sorularda intern hekimlerin yalnızca %57’si yeterli düzeyde tıp eğitim aldıklarını, %76.6’sı ise yaşanılan Covid-19 pandemisinin tıp eğitimlerini etkilediğini belirtmiştir. Hekimlerin kardiyovasküler acillerde doğru tanıyı koyup tedaviyi uygulamada en çekindikleri kısım ise ilaç uygulamaları olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntern hekimlere gerek tıp eğitimleri boyunca gerekse mezuniyet sonrası yapılan eğitimlerle kardiyovasküler acillere doğru yaklaşım ile ilgili temel eğitimler verilmelidir.
INTRODUCTION: Cardiovascular diseases (CVD) are the number one cause of death globally. Emergency cases related to CVDs have an important place among all emergency applications. This study was conducted to determine the competencies of intern physicians studying at the Faculty of Medicine in the Republic of Türkiye regarding their perspective on cardiology education and expertise, their ability to diagnose and treat cardiovascular emergencies and their ability to manage these emergency cases.
METHODS: The study included 286 intern physicians, 149 of whom were women (52.1%) and 137 of whom were men (47.9%), who completed the survey sent to social messaging programs. Physicians were asked about the adequacy of the education at the medical schools they attended and case questions regarding cardiovascular emergencies, including basic biochemical and radiological imaging methods, and their answers were recorded.
RESULTS: The average age of the intern physicians participating in the study was found to be 24.1±1.3 years. In questions regarding medical and specialty education, only 57% of intern physicians stated that they received adequate medical education, and 76.6% stated that the Covid-19 pandemic affected their medical education. The part that physicians are most hesitant about making the correct diagnosis and applying treatment in cardiovascular emergencies is medication administration.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intern physicians should be given basic training on the correct approach to cardiovascular emergencies, both during their medical education and in workshops after graduation.

10.Isolated Optic Neuritis and Definite Multiple Sclerosis Conversion Features
Işıl Yazıcı Gençdal, Gülten Özdemir, Jale Ağaoğlu, Cihat Örken, Osman Tanık
doi: 10.14744/cm.2024.63644  Pages 106 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: İzole optik nöritte (ON) erken tedavi kararında multipl skleroz (MS) gelişimini belirleyen faktörlerin belirlenmesi önemlidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada izole ON ile başvuran hastalarda nörolojik muayene, laboratuvar, manyetik rezonans görüntüleme (MRG), görsel uyarılmış potansiyel (VEP) ve beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemelerine dayanarak 2005 ve 2017 Mc Donald kriterlerine göre kesin MS’e dönüşüm özelliklerini araştırdık.
BULGULAR: İzole ON ile başvuran 41 hastanın 26'sı (%63,4) McDonald 2005 kriterlerine, 32'si (%78) McDonald 2017 kriterlerine göre kesin MS'e dönüştü. İzole ON sonrası ilk iki yıl (%34,1) içinde McDonald 2005 kriterlerine göre MS gelişme riskinin arttığı izlendi. VEP incelemelerinde P100 latansında uzamanın saptanması MS tanısını desteklediği saptandı. Kranial MRG'de beyaz cevher lezyonlarının varlığı ve fazlalığı izole ON'dan MS'e dönüşümü öngörmede anahtar faktör olduğu ayrıca BOS'ta oligoklonal band (OKB) varlığının saptanması MS’e dönüşümü öngörmede yararlı bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İzole ON ve diğer klinik izole sendromlarda (KİS) MS gelişimine karar verecek prognostik faktörlerin belirlenmesi erken tedavi için hasta seçiminde ve erken tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesinde önemlidir. 2017 McDonald kriterleri, MS'in daha hızlı teşhis edilmesini sağlar ancak atipik klinik belirti ve yanıltıcı MR bulguları dikkatle değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: Identifying the factors associated with the development of multiple sclerosis (MS) in isolated optic neuritis (ION) is vital for early treatment decisions.
METHODS: In this study, we investigated definite MS conversion properties in patients with ION based on neurological, laboratory, magnetic resonance imaging (MRI), visual evoked potential (VEP), cerebrospinal fluid (CSF) examinations according to McDonald criteria 2005 and 2017.
RESULTS: Twenty-six of 41 patients (63.4%) with ION developed definite MS according to McDonald criteria 2005, and 32 patients (78%) developed it according to McDonald criteria 2017. We found that the risk of MS development after ION increased in the first 2 years (34.1%) according to McDonald Criteria 2005. VEP examinations revealed that prolonged latency in the P100 response supported the MS diagnosis. In the cranial MRI, the presence and excessiveness of white mat- ter lesions were critical factors in predicting conversion from ON to MS. In addition, oligoclonal band (OCB) detection in the CSF helps predict MS conversion.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Identifying the prognostic factors to understand MS development in ION and other clinically isolated syndromes (CIS) is essential when selecting patients for early treatment and considering early treatment options. The 2017 McDonald criteria provide a more rapid diagnosis of MS, but atypical clinical manifestations and misleading MRI findings must be carefully considered.

11.Comparison of Laparoscopic and Open Myomectomy in a Tertiary Hospital: A Retrospective Cohort Study
Ali Buhur, Necdet Öncü
doi: 10.14744/cm.2024.68442  Pages 112 - 117
GİRİŞ ve AMAÇ: Uterus myomunun pelvik ağrı ve düzensiz rahim kanaması gibi iki yaygın belirtisi vardır. Medikal tedavinin başarısız olduğu veya uygulanamadığı durumlarda cerrahi tedavi uygulanmalıdır. Myomektomi histeroskopik, laparoskopik, robotik veya laparoskopik olarak yapılabilir. Bu retrospektif çalışma, kliniğimizde yapılan laparoskopik ve laparotomik myomektomi vakalarının sonuçlarını karşılaştırmayI amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2016-2022 yılları arasında İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 84 laparoskopik ve 84 açık myomektomi uygulanan toplam 168 hasta dahil edildi. Vaka sonuçları geriye dönük olarak karşılaştırıldı. Demografik özellikler (ortalama yaş, parite,vücut kitle indeksi (VKİ), myomektomi endikasyonları, ameliyat süresi, komplikasyonlar, ağrı vas skoru, tahmini kan kaybı, hastanede kalış süresi, myom sayısı ve çapı karşılaştırıldı. Hastalardan operasyon öncesi onam formu alındı. Bu çalışma, İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi etik kurulu tarafından onaylandı. İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 24.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) kullanıldı. Bağımsız gruplar arasında sürekli verileri karşılaştırmak için Bağımsız t testi yapıldı. 0,05 anlamlılık eşiği kabul edildi.
BULGULAR: Laparoskopik myomektomi (LM) grubunda ortalama ameliyat süresi, açık myomektomi (OM) grubuna göre anlamlı derecede daha uzundu(p=0.002). Hemoglobin düşüşü LM grubunda OM grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü p=0,005) Hastanede kalış süresi laparoskopik myomektomi grubunda anlamlı olarak farklıydı(p=0.012). Ameliyat sonrası görsel analog skoru (VAS) LM grubunda anlamlı olarak farklıydı(p=0.00).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Seçilmiş vakalarda laparoskopik myomektomi açık myomektomiye göre daha az kan kaybı, hastanede kısa kalış süresi, daha az pelvik ağrı ve daha yüksek gebelik oranı ile sonuçlanmıştır.
INTRODUCTION: Uterine fibroids have two common symptoms: pelvic pain and irregular uterine bleeding. Surgical treatment should be applied in cases where medical treatment fails or cannot be applied. Myomectomy can be performed hysteroscopically, laparoscopically, robotically, or laparotomically. This retrospective study aims to compare the results of laparoscopic and laparotomic myomectomy cases performed in our clinic.
METHODS: A total of 168 patients who underwent 84 laparoscopic and 84 open myomectomies were included in the study. Demographic characteristics (mean age, parity, BMI), indications for myomectomy, duration of operation, complications, pain VAS score, estimated blood loss hospital stay, and the number and diameter of myomas were compared. Before surgery, each patient gave their signed informed consent. SPSS for Windows 24 (SPSS Inc. Chicago, IL) was utilized. The significance threshold of 0.05 was accepted.
RESULTS: The mean operative time in the LM group was significantly longer than in the OM group (p=0.002). The hemoglobin drop was significantly lower in the LM group than in the OM group (p=0.005). The length of hospital stay was significantly different in the laparoscopic myomectomy group (p=0.012). Postoperative VAS scores were significantly different in the LM group (p=0.00).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In selected cases, compared to open myomectomy, laparoscopic myomectomy resulted in less loss of blood, a brief stay in the hospital, and less pelvic pain.

12.Comparison of Culture-Negative Adult Knee Septic Arthritis Patients with Culture-Positive Patients
Cafer Özgür Hançerli, Necati Doğan
doi: 10.14744/cm.2024.92486  Pages 118 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kültür negatif (KN) erişkin diz septik artritli hastalar ile kültür pozitif (KP) erişkin diz septik artritli hastaların klinik açıdan kıyaslanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2016-Mayıs 2023 tarihleri arasında erişkin diz septik artrit tanısı ile opere edilen 51 hasta geriye dönük olarak incelendi. KN olan 23 hasta Grup 1 iken, KP olan 28 hasta Grup 2 olarak adlandırıldı. Yaş, cinsiyet, taraf, kabul anındaki C-reaktif protein (Crp) değeri, kültür sonuçları, hastanede yatış süresi ve takip süreleri değerlendirildi. Klinik değerlendirmede ise diz ROM (range of motion) ve vizüel analog score (VAS) değerlendirildi.
BULGULAR: Her iki grup yaş, cinsiyet, taraf ve takip süreleri açısından benzer dağılımlara sahipti. Grup 1‘in başvuru anındaki Crp düzeyi ve toplam hastanede kalış süresi, Grup 2’ye göre daha düşük idi. (p=0,018/p=0,0001) Her iki grubun ROM ve VAS skorları benzer sonuçlandı. Hiçbir hastada derin enfeksiyon gelişmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KN erişkin diz septik artritli hastalar da başvuru anındaki ortalama Crp değerleri daha düşük olmakta ve hastanede yatış süreleri daha kısa sürmektedir. Klinik olarak ise KP hastalar ile ROM ve VAS açısından benzer sonuca sahiptirler.
INTRODUCTION: This study aimed to clinically compare patients with culture-negative (CN) adult knee septic arthritis and culture-positive (CP) adult knee septic arthritis patients.
METHODS: 51 patients who were operated on with the diagnosis of adult knee septic arthritis between June 2016 and May 2023 were retrospectively examined. While 23 patients with CN were called Group 1, 28 patients with CP were called Group 2. Age, gender, side, C-reactive protein (Crp) value at admission, culture results, hospital stay and follow-up periods were evaluated. In clinical evaluation, knee ROM (range of motion) and visual analog score (VAS) were evaluated.
RESULTS: Both groups had similar distributions in terms of age, gender, side and follow-up periods. Group 1's Crp level at admission and total hospital stay were lower than Group 2. (p=0.018/p=0.0001) ROM and VAS scores of both groups were similar. No patient developed deep infection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In CN adult knee septic arthritis patients, the average Crp values at the time of admission are lower and the hospital stay is shorter. Clinically, they have similar results to CP patients in terms of ROM and VAS.

REVIEW
13.Transurethral Resection of the Prostate (TURP) Syndrome: A Review of Perioperative Management
Kadir Arslan, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2024.85570  Pages 123 - 127
Prostatın transüretral rezeksiyonu (TURP) sendromu, prostat veya mesane tümörlerinin transüretral rezeksiyonu sırasında elektrolit içermeyen irrigasyon sıvılarının aşırı emiliminin neden olduğu sistemik bir komplikasyonudur. TURP sendromu, rezeksiyon başladıktan 15 dakika sonra başlayabileceği gibi ameliyat sonrasında 24 saate kadar sürebilmektedir. TURP sendromunun gelişmesini etkileyen faktörler; hastaya ait faktörler (yaş, komorbid hastalıklar ve prostat büyüklüğü) ve cerrahiye ilişkin faktörler (irrigasyon sıvısının türü, uygulanma süresi, sıvının operasyon masasından yüksekliği, hastanın pozisyonu, irrigasyon solüsyonunun emilim hızı ve cerrahın tecrübesi) olarak sınıflandırılmaktadır. Belirti ve bulgular hipervolemi, hiponatremi ve irrigasyon sıvısındaki maddelerin toksisitesine bağlıdır. Klinik spektrum asemptomatik hiponatremiden elektrokardiyografik değişikliklere, baş ağrısından, bulantı, kusma, konvülsiyonlar, görme bozuklukları, akciğer ödemi, koma, kardiyovasküler kollaps ve ölüme kadar değişebilir. İntraoperatif veya postoperatif erken dönemde ortaya çıkabilmesi ve santral sinir sistemi belirti ve bulgularına yol açtığından erken tanı konulması açısından spinal anestezi tercihi genel olarak kabul görmektedir. Tanı konulduğunda cerrahi ekibin bilgilendirilerek ameliyatın sona erdirilmesi kritik önemdedir. Nöbetlerin kontrolü, havayolu güvenliğinin endotrakeal entübasyonla sağlanması, hipervolemi, hiponatremi ve diğer elektrolit düzensizliklerinin tedavisi ivedilikle uygulanmalıdır.
Transurethral resection of the prostate (TURP) syndrome is a systemic complication caused by excessive absorption of electrolyte-free irrigation fluids during transurethral resection of prostate or bladder tumors. TURP syndrome can begin as early as 15 minutes after resection begins and can last up to 24 hours after surgery. The factors affecting the development of TURP syndrome are divided into two categories: patient-related factors (age, comorbid diseases, and prostate size) and surgery-related factors (type of irrigation fluid, duration, height of the fluid bag, absorption rate of irrigation fluid, and surgeon's experience). Signs and symptoms are due to hypervolemia, hyponatremia, and toxicity of substances in the irrigation fluid. Diagnosis is difficult because many signs and symptoms are variable and nonspecific. The clinical spectrum can range from asymptomatic hyponatremia and headache to nausea, vomiting, convulsions, visual disturbances, pulmonary edema, coma, cardiovascular collapse, and death. Since it may occur in the early perioperative period and causes central nervous system symptoms and signs, spinal anesthesia may be helpful for early diagnosis. When the diagnosis is made, informing the surgical team and ending the surgery is critical. Control of seizures, ensuring airway safety with endotracheal intubation, and treating hypervolemia, hyponatremia, and other electrolyte irregularities should be implemented immediately.

CASE REPORT
14.Anesthesia Management in a Pediatric Patient with Diastematomyelia
Engin Ihsan Turan, Funda Piyade, Onur Sarban, Semra Işık, Ayça Sultan Şahin
doi: 10.14744/cm.2024.44127  Pages 128 - 130
Diastematomyelia, omuriliğin iki ayrı parçaya bölündüğü konjenital bir omurga anomalisi olup, klinik ve cerrahi açıdan önemli zorluklara neden olur. Bu durum, genellikle skolyoz ve diğer nöral tüp defektleri ile birlikte görülür ve nörolojik hasarın önlenmesi ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesi için hassas tanı ve tedavi yöntemleri gerektirir. Diastematomyelia'nın embriyolojik gelişimi ve belirtilerinin iyi anlaşılması, hastalığın zamanında teşhis edilip yönetilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Herhangi bir sistemik hastalığı olmayan 11 aylık kız çocuğu, ciddi skolyoz şikayetiyle başvurdu ancak nörolojik bir eksiklik belirtisi göstermedi. Yapılan bilgisayarlı tomografi incelemesi toraks bölgesinde bir sorun olmadığını; ancak iki dural kesenin, bir kemik duvarla ayrıldığı Tip 1 diastematomyelia durumunun varlığını ortaya koydu. Hastanın durumunun karmaşıklığı göz önüne alınarak özel bir anestezi yönetimi planlandı. Nöromonitorizasyon yapılan hastada remifentanil ve propofol infüzyonları ile genel anestezinin idamesi sağlandı. Cerrahi müdahalede, ayrılmış olan dural keseler birleştirildi ve operasyon boyunca hastanın nörolojik durumu dikkatle izlendi. Hastanın ameliyat sonrası süreci problemsiz geçti ve iyileşmek üzere pediatrik yoğun bakım ünitesine alındı. Diastematomyelia'nın yönetimi, özellikle çocuk hastalarda, doğru teşhis, özel anestezi uygulamaları ve cerrahi dikkat gerektiren multidisipliner bir yaklaşımı zorunlu kılar. Bu olgu, detaylı bir değerlendirme ve bütüncül bir tedavi stratejisinin önemini vurgulayarak, bu kompleks konjenital durumun yönetiminde erken müdahalenin ve hastaya özel bakımın önemini öne çıkarır.
Diastematomyelia, a congenital spinal anomaly characterized by a longitudinal split of the spinal cord into two hemicords, poses significant clinical and surgical challenges. This condition, often associated with scoliosis and other neural tube defects, necessitates careful diagnostic and therapeutic approaches to prevent neurological deterioration and improve patient outcomes. Understanding the embryological development and manifestations of diastematomyelia is crucial for timely diagnosis and management. We report on an 11-month-old female patient with no history of systemic diseases, presenting with significant scoliosis but no neurological deficits. Diagnostic imaging, including computerized tomography, revealed no thoracic involvement but confirmed the presence of Type 1 diastematomyelia, characterized by two dural sacs separated by a bony septum. Anesthetic management was tailored to address the complexities of the condition, involving inhalation anesthesia with sevoflurane, followed by remifentanil and propofol for neuromonitoring. Surgical intervention focused on the unification of the separated dural sacs, with careful intraoperative monitoring to avoid neurological complications. The patient's postoperative course was uneventful, and she was transferred to the pediatric intensive care unit for recovery. The management of dias- tematomyelia, particularly in pediatric patients, requires a multidisciplinary approach, encompassing accurate diagnostic imaging, specialized anesthetic management, and surgical precision. The case further illustrates the necessity of a detailed examination and a comprehensive management strategy, advocating for early intervention and tailored care to optimize patient outcomes in the context of this complex congenital condition.